Tuesday, August 14, 2007

Toplu taşıma araçlarında utanmadan, sıkılmadan gaz çıkaran magandalar! Poponuz kopsun emi!!

Monday, August 6, 2007

"Bence istanbul'da yaşayan herkes bir sınavdan geçirilmeli...
bu şehirde yaşamaya layık mı değil mi diye, başarılı olanlara sertifika verilmeli, olmayanlar ise derhal şutlanmalı...
Gün içerisinde yerlere tüküren, yiyecek-içecek kağıdı atan, su şişelerini otobüs camından son sürat giderken savuran... vs. o kadar maganda var ki bu canım şehirde tahmin edemezsiniz...
Hergün karşılaştığım bu insanlar zaten gergin olan sinir yaylarımı kopmaya yakın hale getiriyorlar, sen ne yaptığını sanıyosun!!?? diye kükremek istiyorum üzerlerine... yapamıyorum, niye mi? birincisi etraf sizin yaşam tercihlerinize küfretmek için pozisyon arayan insanlarla dolu, üstelik sizi sinirlendiren bu ayılığı zaten göstermiş olan şahsın aynı iğrençliği size doğru afkurmayacağı ne malum?? ikincisi ben bir bayanım ve etrafımda o kadar erkek varken bana düşmemeli diyorum, utanıyorum hakikaten bu insanlara aldırmayanlardan, benim için eziliyor o çöp atıldığında salyalı tükrükler etrafa saçılınca... ne biçim insanlar var bu güzelim şehirde...
en berbatı da ne mi??
çöpü fırkattığı o pis elli bu magandalar ile yanyana oturmak zorunda kalıyor olmanız:(("

Sunday, August 5, 2007

"Hafta sonu TV de bir program izledim. Bu seyrettiğim ikinci bölümüydü. Türkiyeli en meşhur caponumuz Ayumi sunuyor programı ve Türkiye’de yaşamayı seçen yabancıların evlerine gidiyor, geziyor ve “neden Türkiye?” diye soruyor. Bu haftaki konuğu Alex Dave isimli aslen Amerikalı ama 10 yıldır Türkiyeli ve artık Türk gibi hissediyorum diyen 28 yaşlarında bir beydi. Önce kim olduğunu çıkaramadım, Ayuminin sorularına verdiği akıllıca cevaplar ve aksanı birazıcık bozuk dahi olsa kurduğu mantıklı Türkçe cümleler programın ilerleyen dakikalarını da merakla izlememi sağladı

Efendim, Alex Dave ilk önce ailesi ile çocukken gelmiş Türkiye’ye. Önce alışamamış ve geri dönmüş Amerika’ya. İkinci kez ve daha büyüdüğünde geldiğinde ise buraya yerleşmeye karar vermiş. Mesleği İngilizce öğretmenliği kim bilir belki de dil eğitimine dair incelikleri bilmek Türkçe öğrenmedeki azmi ile birleşince bu raddeye gelmiş. Konuşmalarında seçtiği kelimeler sıradan bir vatandaşımızın günlük hayatında kullandığı kelime hazinesinden daha genişti. Ayumi yanında fark edilir derece de yabancı kaldı. Özellikle hırs ve heves kelimelerini farklarıyla kullanması beni çok etkiledi.

Alex Dave İngilizce dersleri vermesinin yanı sıra arkadaşlarının teklifiyle dublajda da görev almış, son olarak da sağır oda da ajan olarak rol oynamış. (Ben de o an çıkardım kim olduğunu) Tabii orda aksanını iyice bozuyor rol icabı. Normalde kullandığı Türkçe, Karadenizlileri andırıyor. Hakikaten de Laz mısın diye soranlar oluyormuş. O da bazen “evet Bayburtluyum” diyormuş : )) Ayumi ne dese beğenirsiniz “ben de Eskişehirliyim diyorum” ( bu kısımda koptum gerçekten, zira Eskişehir civarında tatar kökenli ve çekik gözlü vatandaşlarımız yaşıyor, ama sen aksandan fena kaybediyorsun Ayumicim bence Alexden ders almalısın :P)

Alex, Türkçe öğrenmeye özel dersler alarak başlamış, ne kadar hırslı ve hevesli olduğu konuşurken bile anlaşılıyordu, kütüphanesinde pek çok roman vardı Orhan pamuk ismi dikkatimi çekti ayrıca tam bir Tanpınar hayranı, konuşmasında ondan alıntılar yaptı. "Türkler çok sıcaklar yıllar sonra yolda karşılaşında 'aaaaa nasılsın nerelerdesin yahu' diyerek nasıl candan sarılıyorlar" deyip gülümsüyor ve oldukça imrenerek bakıyor Türk kültürüne. Ve itiraf ediyor "Amerika'ya ziyaret yaptığımda (Böyle konuşuyor, Amerika'ya ziyarete gidiyor, Türkiye'ye dönüyorum"! ilginç dimi) aileme kızıyorum, oturuyoruz mesela, 'hani çay kahve hani ikram' diyorum, onlar da 'kalk dolaptan ne istiyorsan al' diyorlar, o zaman düşünüyorum 'hımmm evet bu bir Türk adetiydi' diyorum, sanırım artık Türkleştim" diyor.

Evet bütün bunları neden anlattım, zira Alex beyefendinin konuşmasında bir şey çok dikkatimi çekti ve çok etkilendim, Osmanlıca merakı varmış ve ne dedi biliyor musunuz “bence Türkçenin Osmanlıcadan farkı yok ve bence yaşatılması gereken bir dil, örneğin bir ‘teveccühünüz efendim’ kelimesini özellikle günlük hayatımda kullanıyorum, insanlar buna şaşırıyorlar ama bence bu kelimelerin yaşatılması gerekli”
Dedi…

Bir yabancının özellikle dil konusunda cahil ve tembel oluklarına inandığımız Amerikalılardan (Alex de bu tembelliği itiraf etti) birinin bizim dilimizi korumak için gayreti beni hayrete düşürdü. Gençliğimizin ve farkında olmadan aslında hepimizin el birliği ile öz Türkçemizi nasıl katlettiğimizi, dilimizi nasıl öldürdüğümüzü fark ettim.
Türkçemize sahip çıkmalıyız azizim, yoksa yakında bir yabancı gelip çocuklarımıza dil dersi verecek…"

Not: Teveccühünüz kelimesinin Arapça bir kelime olduğunu sen okuyucu gibi ben de biliyorum, ama bu onu Osmanlıcanın ve günümüz Türkçesinin nadide ve önemli bir kelimesi yapmaktan çıkarmaz sen de bunu bil…

Saturday, August 4, 2007

"Yakın bir bayan arkadaşım kadın tarihinde bir inanılmazı gerçekleştirdi. Ne mi düşünüyorum! Kesinlikle takdir ediyorum, inanılmaz buluyorum, çevremde hiç böyle bir şeyi ne duymuş ne de rastlamıştım. Ona da söyledim bu düşüncelerimi. Sevindi tabi cesaretlendi…
Ne mi yaptı arkadaş, iki yıldır çok beğendiği, tanıştığı ve arkadaşı olduğu ama duygusal anlamda kendisinin farkında olmadığına inandığı bir erkek arkadaşı bir yere çaya davet etti ve kendisi için hazırladığı özel bir hediyeyi takdim etti. Sebepsiz sadece içindeki hisleri güzel bir şekilde kontrol edebilmek içindi. Amacı sadece kendini fark ettirmekti. Daha fazlası ona yakışmazdı ve o da bunu biliyordu. her ikisi de iyi arkadaş, güzel insanlar. Umarım iyi olur, gerçekten arkadaşım adına çok mutluyum, o da öyle…
Üzerine düşen görevi yerine getirdiği inancında ve içini bir huzur kaplamış vaziyette. “Kendi kendimi yemektense adımımı atayım istedim” diyor erkeklerin hanımlara teklif götürürken ne karın ağrıları çektiklerini hep birlikte bu kız arkadaşta test etmiş olduk, epey senaryo yazdık dalga geçtik ama gerçekten zor işmiş vesselam,
bu yazıyı okuyan pek çok kişi bunu sindiremeyecektir, biliyorum bir kaç yıl önceki ben olsaydım belki ben de yadırgardım, şimdi neden tuhafıma gitmiyor bilemiyorum, bu iyi bir şey değil de ben mi esnekleştim hayır, çünkü ben hz. Hatice'yi de biliyorum, sevginin evrensel ve kutsal, saf bir duygu olduğuna inanıyorum, kirletilmesine ise kesinlikle karşıyım...
Arkadaşım umarım hayırlı ve mutlu bir son olur, olmasa dahi üzülme, sen çok iyi ve güzel bir arkadaşsın ve emin ol senin mutlu olmana senden sonra sevinecek ikinci insan ben olacağım!"

çimde koca bir boşluk var sanki bir zamanlar bir arkadaş söylemişti “içi boş bir çınar gibiyim dimdik duruyorum ama nafile içim boş” demişti.

Kendimi bir boşlukta yüzüyor gibi hissediyorum. Ağlamak dahi doldurmuyor içimi.

Bu gece gördüğüm rüya da her şeyin tuzu biberi oldu.

Bir şeyler yapıyorsunuz ortamınızda. İyisiniz de yaptığınız işte. Ama sizi fark etmesini istediğiniz insanlar bırakın sizi takdir etmeyi, sizi görmezden dahi geliyorlar, tam 1 senedir bunun sıkıntısını yaşayıp her hatırladığımda “Neden? Neden??” diye kendimi yemekten bıktım usandım artık.

Birileri neden çıkıp açıklama yapmıyor bana. Hak ettiğim fırsatları neden başkaları elde ediyor, tek başıma savaşmaktan bıktım artık, motivasyonumu yitirdiğimi hissediyorum. Beni kamçılayan hiçbir şey kalmadı sanki.

Rüyam da işte tam bununla ilgiliydi. Hak ettiğime inandığı fırsatlar için beklediğim açıklamayı yapıyordu birileri. Uyanınca ağladım, ağladım… Akşam da sinirlerim bozulmuştu ve ağlayarak uyumuştum.

Allahım! Artık refah istiyorum sen yardım et!"

"Kavuran 39. derece sıcaklardan sonra gecen hafta gelen serinlik insanı biraz olsun rahatlattı.

Bu rahatlık günlerinden birinde tramvaydayım efendim, karşıma iki hanım oturdu, toplasanız iki karış kumaş giymişler, tramvayda da klima çalışıyor haliyle.

Başladılar söylenmeye “hava zaten serinmiş, klimaya ne gerek varmış” mışmış da mış…

Serin dediği hava da 30 derece...

Kusura bakmayın hatunlar, normal giyinen insanlar için hava oldukça sıcak ve klima da yersiz değil…"

Friday, August 3, 2007

"Karşıya geçmek için düğmeye basınız" İşlek caddelerde yayaların karşıdan karşıya geçmeleri için konulmuş bir elektronik sistem, öncelik araç trafiğine ait tutulduğu, yayaların pek sık geçmediği var sayıldığı ana caddelerde çoğunluktadır. Işığa gelirsiniz bekle babam bekle 90 bilemediniz 100 saniye bile geçmesi gerekebilir, üstelik geri sayım da yapılmaz, göremezsiniz ne kadar kaldığını...
işte bu sıkıntıyı gidermek için konulmuştur bu düğmeler, caddenin her iki yanında da olur ki ikisine de aynı zaman diliminde basıldığında, elektronik sistem otomatik olarak yayaya öncelik tanır...
Gelelim yazımızın ana fikrine....
Gözünün içine bakabaka düğmeye bastığım karşıdaki vatandaşların eli bir türlü gitmez düğmeye, deli ederler adamı, be mübarek bassana işte!! sen de bekleme ben de... işimize gücümüze gidelim, şu sıcakta güneşin alnında revamı yaptığın, yani kasıt var dicem tanışmıyoruz bile, elimin düğmeden inmediğini görüyosun da, sen nie zahmet edip kolunu kaldırıp yanıbaşındaki düğmeye bikerecik dokunmuyosun hayret bişi!! tamam senin canın ışıkta beklemek istiyo olabilir, sen bekle, yansa da bekle... ama benim otobüse yetişmem lazım kardeşim!!!"

Thursday, August 2, 2007

Bu ay bir inanılmazı gerçekleştirdim ve mavi akbilimi dibine kadar kullandım,
normalde her ay mutlaka 40-50 kontörüm artar ve yeni yüklemeyle öncekiler zebil ziyan olurdu,
ama bu sefer öyle olmadı, ayın 4'üne kadar vaktim olmasına rağmen 1'inde artık 8 kontörüm kalmıştı yaşasın!! :))
yeni yüklemeyle 8 ini de yeni aya devretti.
Evet sanırım bu benim için bir rekor :))

Wednesday, August 1, 2007

"Bir arkadasım bana sürekli yalan söylüyor, gerekli gereksiz... işin tuhafı bunu benim anlamıyor olduğumu sanması, bu kadar zaman ben ona anca salak biri gibi görünmüşüm demek ki, öyle basit şeyler de bile beni inandırabileceğini sanıyor...
çok üzülüyorum,
aslında çok şuurlu, eğitimli, kendini bilen ve imanlı bir arkadas,
ama yapıyor işte...
herkesin bir kusuru vardır ya ondan herhalde diyorum da, yine de affedilir gibi değil yaa!
onun bu huyundan vaz geçmesi için dua ediyorum...
bir de
acaba sadece bana mı yapıyor bunu??"

Tuesday, July 31, 2007

- babaaa ben de senlen geliyimm mii??
...
-babaaaa ben de senle gelimmmm??
...
- babaaaaaaa ben-de sen-len ge-li-yimm miiii??
....
Durakta yanımda oturan ve 6-7 yaşlarında bir kız çocuğu olan çift birşeyler konuşuyorlar, küçük kızın babasına yaptığı yakarış ikisinin de kulağına işlemiyor, sayabildiğim tam 11 kez çocuk yukarıdaki isteğini babasının konuşmaları arasına sabır ve itina ile serpiştirdi, ama ne babası ne annesi oralı bile olmadılar... ebeveynlerin çocukları ile iletişim kuramamalarının en büyük problemi bu bence, onları muhatap almamaları ve dinlememeleri...
bir ara baba çocuğa durağın öteki ucuna gidip beklemesini söyledi, sebep o sırada eşine daha gizli bir şeyler fısıldamak istemesi...
çocukcağız denileni yaptı, ardından geri gelip isteğini sürdürdü,
Son çağrısını nihayet babası duydu ve "olmaz" demekle yetindi...
kız ise üzgün bir sesle "ama ağbimi götürmüştünnn??" diyebildi...

Friday, July 13, 2007

Arapçadaki قام , İngilizcedeki get fiilinden nefret ediyorum, bir kelime kırk manaya birden de gelmez ki yaaaa :'((

Wednesday, July 11, 2007

Futbola ne kadar meraklı bir milletiz böyle yaaa,

otobüste metroda vapurda

insanların ellerinde spor gazetesinden başka birşey yok, ya anlamıyorum!!

demekki okuma potansiyelimiz var
aslında,

ama bunu yanlış yere harcıyoruz,

ne kötü,


inanın gün içinde rastladığım spor
gazetesi müptelaların sayısını bilseniz dudağınız uçuklar,



be mübarekler elinize adam gibi bir
gazete kitap alında bari,

ülkecek okuma oranımız yükselsin,
azcık itibarımız olsun dışarıya karşı...

Monday, July 9, 2007


Neden tüm iyi yapım amerikan filmlerinde yer alan güçlü karakterler ve iyi aileler musevi dinine mensup olur ve kafalarında kipaları ile dini ritüellerini rahatça sergiler ve dua ederler??


Hristiyanlık vurgusu dahi bu kadar çok işlenmiyor filmlerde...

Neden bizim filmlerimizde ise dini duygu ve düşünceler hep alay konusu olur, müslüman karakter hep horlanır, aşşağılanır ve onunla dalga geçilir, neden aslında müslüman olan yönetmenler dinlerinden hep bu derece nefret eder ve utanç duyarlar ki???

Sunday, July 8, 2007

"وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ"
"Biz herşeye sudan hayat verdik" Enbiya-30
Nimetin kıymeti neden hep kaybedilince anlaşılır, suyun değerini anlamamız için illaki susuz mu kalmamız gerekiyordu??
o Sabun reklamlarını yaparken oyuncuya suyu açık bıraktıran reklam yöneticisi zihniyetine; filmlerde ağlama sahnelerinde banyoya girip suyu son sürat açan senaryoyu yazanlara sesleniyorum.
İnsanlar önünde sergilediğiniz bu kötü örneklik değil mi, bizi bu müsrifliğe götüren???

Monday, June 18, 2007

ne yapsam, ne yapsam...

Ne kadar ugras verdim bilinmez, yeterince gayret gösteriyor muyum o da tartışılır ama kendimi bir türlü şu baş belası bilgisayar oyunlarından kurtaramıyorum, kendime inanamıyorum, (annem de inanamıyor) bi başına oturuyorum bakıyorum aaaa 3 saat su olmuş akıp gidivermiş, dersin başına kendimi bu kadar şevk ve iştiyakla oturtamıyorum, otursam bile güç bela, naz söz derken 1 saat olmadan fırlıyorum, ama oyun öyle değil işte... kızıyorum kızıyorum, yine bi bakıyorum oyunun başındayım, bak şimdi oyun oyun dedim, bu post bitince yine açıcam oyun oynayacağım, uyuşturucu gibi, morfin gibi bu oyunlar, zombi gibi kalkacağımı biliyorum başından yaklaşık 3 saat sonra ama...
Kalıbımı görsen inanamazsın, yakışmıyor böyle büyük büyük adamlara,
Hele bir ara daha vahimdi(k)m. karşılıklı geçiyorduk paşa ile, evde de iki bilgisayar olunca multiplayerdan karşılıklı oynuyorduk ne yemek ne ders ne iş ne güç, Allah'tan bilgisayarın birini evden postaladık da azcık rahatladık...
e nolduu??
Paşayı kaldırdım başından,
Şimdi sadece ben oynuyorum...

Friday, June 15, 2007

Öyle bir geçer zaman ki…

Zaman su gibi akıp gidiyor daha dün gibi gelen duygular yıllar öncesine ait,
Nasıl olduğunu anlamadan büyüdük,
Kendimi bildim bileli elimden kalemi defteri bırakmadım dile kolay tam 19. yılım okul hayatımda
Şikâyetin var mı diye sorun bir hele,
Yok, hem de asla…
Okumaktan o kadar mutluyum ki her defasında ilim ilim diye inlemeye hazır hissediyorum kendimi, ömrümü bu hal üzere tamamlamak her daim öğreniyor olmak istiyorum, peki ya öğretmek? işte o fasla geçmesem, hep tâlip olarak kalsam ne güzel olacak…
Hayat devam ediyor, birey olarak sorumluluk almak yaşamın en güzel tarafı,
Bugün yaşam sorumluluğu almamın 2. seneyi devriyesi ne çabuk geçti diyemeden geçti iki koca yıl, bir gün gelecek, Rabbim ömür ihsan ederse geriye dönüp baktığımda senelerin ne hızla geçtiğini görüp şaşacağım. Ne acı, insan olarak bunu fark edebilmek, ama hiçbir şey yapmamak,

ne gaflet!

Monday, June 11, 2007

neşeli günler

İnternet hayatımıza son sürat girdi, artık aklımıza takılan herşeyin cevabını arama motorlarında tuşlarken buluyoruz kendimizi. Ufak bir yemek tarifinden, kaçırılmış dizi bölümlerine, hava durumu takibinden iletişime kadar herşey bugün internetin marifetli sayfalarında.
Netin ilk ve en önemli işlevi ise iletişim, bugün ise insanlar bunu sonuna kadar kullanıyorlar, internet ortamında tanışıp evlenmiş ve iki yıldır da mutlu bir beraberlik sürdüren yakın bir arkadasım var mesela,

günün hatırası

Diyeceğim o ki, arkadaslıklar, gercekten kaliteli arkadaslıklar edinmek hiçte zor değil, dün mesela, netten tanıştığımız iki arkadasla ikinci görüşmemizi gerçekleştirdik, bi baktık megerse ne kadar yakın ve ne kadar benzermişiz, gezdik, bolbol resim çektik, sohbet ettik. Memnun ve mutlu yüzlerle birbirimizden ayrılırken ne kadar güzel bir birliktelik yaşadığımızı düşündüm yol boyu, yorgunluktan sızlayan dizlerimin ağrıları arasında :))

Monday, June 4, 2007

yemek için mi yaşam, yaşam için mi yemek??

herhalde hiç kimse yemek için yaşadığını söylemez, ya da istisnalar olsa da, hayatını sadece ve sadece yemek yemekle anlamlı kılan pek kimse yoktur, peki ya sadece yaşamını sürdürmek için yemek yiyen...
bu soruya en uygun cevap ben oluyorum sanıyorum, sadece ölmeyecek kadar yemek yiyorum, hatta bazen yemezsem öleceğimi hissettiğim için yiyorum, kimi zaman akşam olup yatağıma gireceğim sırada "acaba neden bu kadar halsizim, yorgunum ve bacaklarım titriyor ki" dediğimde "aa ben gün boyu bişey yemedim galiba ondan" diyorum...
düşünün bi, hayatta kaç kişi karnı açlıktan guruldamada tavan yapmışken kalkıp birşeyler atıştırmak yerine "aman dur iki dakka geçer birazdan açlığın" diyerek yemek yeme eziyetinden kaçan ve hakikaten açlığı kesilen, hatta ve hatta açlığın zirvelerinden birden büyükk bir tokluk hissine geçer ki
yemek yemeyi bir eziyet gibi gören, iştahla yemek yiyen ve kendini tutmak zorunda hissettiği için üzülen insanlara gıpta eden ben, tahmin edebileceğiniz üzere sıfır beden...
tıpkı kilosuna laf attığınız ve şişmansın zayıfla dediğiniz insanların sevgi dolu bakışlarına maruz kalamıyor hatta size düşman kesildiğini hissediyorsanız, ben de bana "çok zayıfsın, kemiklerin sayılıyor, bu kadarı da çirkin, azcık ye, kilo al" diyen insanlardan nefret ediyorum...!!!

Wednesday, May 30, 2007

“Sizi iş olsun diye boş yere yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi zannediyorsunuz???” (Müminun, 115)



Ölüm,
İnanan insana iki şeyi öğretiyor, adeta kafasına vurarak:
Sabır ve öğüt,
Gidene üzülüyorsun…
Geride kalan olarak sıranın bir kişi daha sana yaklaştığını hissediyor ve irkiliyorsun…


Fatih camii avlusu,
Musallada iki er, iki hatun kişi niyetine kılınmak üzere bekleyen dört cenaze,
Başlarında sessiz ve hüzünlü kalabalıklar, her biri birbirinden farklı hayatlar, yarı örtülü kara gözlüklü üzgün hanımlar ve beyler.
Biz de cenazemizin başındayız, acımız en az herkesinki kadar büyük…
Kalp hüzünleniyor ve göz yaşarıyor…

Cemaat cenaze namazları için cenazeler önünde saf tutuyor,
Gözlerim tanıdık birini ararken, kulağıma bir çift cümle ağırlık gibi takılıyor:

“İnancım yok o ayrı, saygı…”

İnanamıyorum duyduklarıma, defalarca beynimde yankılanıyor kelimeler, kafamda sıralanan bu sözcükleri hayal ediyor olmaktan ben, haya ediyorum, tekrar ve tekrar ve tekrar duyuyorum o sözü,
Gözlerim bu cesareti gösteren şahsiyete dönüyor
Zaten tarzı “ben inançsızım” diyen varlık, etrafına müzede orijinal eserleri izler gibi bakınıyor ardından yanındaki nurlu ve gözü yaşlı amcalarla saf tutuyor…
Acıyarak bakıyorum, bir çift yaş da onun için yuvarlanıyor yanaklarımdan,

Rabbim!! Diyorum içimden
Gizli suretimizi insanlıktan azade eyleme!
Bu cüreti gösteren gafile ne yapacağını elbet sen en iyi bilirsin,
Bilmiyorlar Rabbim!!
Bilseler yapmazlar; söylemezler bunları,
Seni tanımıyorlar, Rabbim…
Bizi affet,
Yanı başımızda duran ve uçurumdan kendini atmaya davrananlara elimizi uzatamadığımız, içlerinde yattıkları bataklıktan çekip çıkaramadığımız için bizi affet!!!

Thursday, May 24, 2007

ayıp oluyo ama gelinin yanında...

Dün 127’de yol boyu kitap okuyan ve okuduğu kitabın kapağını müsvedde bir kağıt ile kapatmaya çalışan yaklaşık 70’li yaşlarındaki pamuk yanaklı mavi gözlü teyzecim,

Solmuş deseniyle döpiyes takımın, sanki 60’larda yaşadıklarını üzerine yansıtıyordu.
Arkadan sıkma bağladığın eşarbından bembeyaz saçların gözüküyordu.
Seni yol boyu keyifle seyrettim, O beyaz nurlu yanaklarından öpmek istedim.
Sanki bir 50 yıl sonrasındaki kendi halimi sende gördüm…
Okuduğun kitabın hangisi olduğunu ne kadar saklasan da fark ettim, seni takdir ettim.
Karşında eli ve kafası boş oturan gençleri görüp üzüldüm,
Ömrünün her saniyesini kazanmaya çalışır gayretini fark edip seyrederken,
Karşındaki gençlerin o ömürlerini nasıl heba ettiklerini hissedip ürperdim…

Friday, May 18, 2007

Sabah Sabah şekerim...

Zeytinburnu istasyonundan metroya biniyorum, her zamanki gibi ortalara ilerliyorum, kapı önünde beklemek hiç âdetim değildir, oturma ihtimaliniz sıfırın altında % de 200 den fazladır, oturanların önüne geldiğinizde ise bir iki durak içerisinde oturma ihtimaliniz % 50dir. Otogar’a geldiğinde ise bilemediniz bu ihtimal % 80-90lara kadar çıkar…

Ortalara ilerliyorum, sabah saatleri daha bir yoğun ve orta kısımlara geçmek büyük gayret gerektiriyor, insanları yara yara ilerliyorsunuz, orta yaşın üzerinde bir bayan kucağında 5-6 yaşlarında bir kız çocuğu ile oturuyor. Çocuk afacan, yerinde durmuyor. Kadın “dur biraz bir durak sonra inicez zaten” diyor, bendeki sevinci görmeyin, oturacağımı anladım ya, başlarından kıpırdamıyorum, bir durak sonra dediği herhalde Merter’den sonra iner diyorum…

Merter’i geçiyoruz, Davutpaşayı’da…
Ardından Terazidere’yi de…
Ve Otogar’a geliyoruz.
Bir durak sonra ineceğini yüksek sesle dile getirmiş olan bayanda hiç hareket yok, karşısındaki koltuk boşalıyor Otogar durağında, yanımda ayakta duran bir başka bayan çeviklik yapıp oturuyor. Biraz da ben müsaade ediyorum, öyle boşalan koltuklara bir hamlede saldıran tiplerden oldum olası hoşlanmam, velhasıl boşalan yere hiç tenezzül etmiyorum.

Her neyse,
Bir durak sonra ineceğini söyleyen hanım taaaaa altı durak sonra, Sağmalcılar durağında iniyor…!?

Be mübarek, çocuğu ne diye kandırıyorsun??
Onu kandırdığın yetmiyor,
Umutlandırıp bi de beni kandırıyorsun,
Şimdi sabah sabah ayıp değil mi bu yaptığın burdan sorarım sana!!??

Wednesday, May 2, 2007

"Yalnız değilsiniz, çünkü..."

Milliyet Gazetesi, gazetenin köşe yazarlarının yer aldığı “Yalnız değilsiniz Milliyet var” temalı son reklâm filmlerinde Abbas Güçlü, Ece Temelkuran, Meral Tamer, Taha Akyol ve Can Dündar’ı oynatıyor.

Reklâm filmlerinin vermek istedikleri mesaj oldukça güçlü ve etkileyici, izleyicinin üzerinde haklı bir etki bırakıyor. Üniversite kapısından dönen lise birincileri, İstanbul’da toprağa gömülü olarak bulunmuş zehirli atıklar, ihale yolsuzlukları konu ediliyor.
Taha Akyol ve Can Dündar’ın oynadığı reklâm filminde ise Türkiye’nin sıcak bir mevzusu tartışılıyor, bira içtiği için bıçaklanmış bir üniversite öğrencisi ve kısa etek giydiği için polis tarafından dövülmüş bir lise öğrencisi…
Reklâm sloganları ise şöyle, “Hayır, kimse kimsenin hayat tarzına müdahale edemez ve saldırıda bulunamaz” bir diğeri ise “Modern bir demokraside ne devlet ne yurttaşlar, kimse kimsenin ahlak bekçiliğini yapamaz”

Haberlerin doğruluk payının ne olduğunu tartışmıyorum, bu konu habercilik ahlakını ilgilendirir beni aşar, araştıramam. Ama verdiği mesaj güzel, Türkiye modern ve demokratik bir ülke, kimse kimsenin bekçiliğini yapamaz ama bir eksik var ne dersiniz? Kimse kimsenin özgürlüklerini kısıtlayamaz, sanki en önemli bu husus atlanmış gibi, kimse benim veya annemin başındaki örtüye karışamaz, beni üniversitemden, annemi ordu evlerine girmekten çocuğunun müsamere programlarını izlemeye katılmaktan alıkoyamaz.

Milliyet, milletin gazetesi olmak istiyorsa 6. reklâmına böyle bir tema oluşturmalıdır...


Sunday, April 29, 2007

akşam üzeri

Geç kaldım...
Uzun ve aktarmalı bir vasıta zincirinden sonra Kabataş’ta Finikülerden çıkıyorum, disabled liftin önünde iki bebek arabalı üç bayan dikkatimi çekiyor gülüşerek asansöre biniyorlar, merdivenlerden hızlı adımlarla yukarı çıkıyorum, akşam vakti... Acele etmeliyim, tramvay dolu, bir sonrakini beklemeye karar veriyorum...
---
Tramvaya bindim, yorgunum cam kenarına oturursam yol boyu etrafı izlerim diye düşünüyorum kapıya bakan ön koltuktayım, az önce gördüğüm bebek arabalı hanımlar tramvaya biniyorlar, genç olan hanım bir araba ile yanıma oturuyor, anneanne olduğunu anladığım diğer hanım yan karşı koltuğumuzda, o da diğer arabayı önüne alıyor... Samimi ve hararetli bir konuşmaya başlıyorlar, arabalara dikkat ediyorum sevimli ikiz kız çocukları, sarışın iri ve parlak gözbebekli sempatik şeyler…
---
Tramvay hareket etti, bebekler hareketli, yolcular onlarla ilgileniyorlar, ben de arada başımı çevirerek gülümsetecek manzaralara rast geliyorum, Eminönü’nden geçiyoruz, yanımda oturan anne bebeği arabadan kucağına alıyor, bebek huzursuz, camdan dışarıya bakıyorum…
---
Anne bebeği zapt etmeye çalışıyor, bir ara neler oluyor diye başımı çeviriyorum, bebek kollarını bana doğru uzatıp ağlıyor, annesinin kucağında hareketli, kendini bana doğru atmak istiyor… Ani bir karar ile çocuğu kucağıma almak istiyorum.
---
On dört aylık olduğunu öğrendiğim Bengisu inecekleri durağa gelene kadar kucağımdan inmiyor, annesi her aldığında ağlayarak kollarını bana doğru uzatıyor ve hızla kucağıma bırakıyor kendini, yüzüme gülücükler atıyor sempatik bir şekilde, yaklaşık bir saatlik yolculuğumu kucağımda Bengisu ile tamamlıyorum…

Sunday, April 22, 2007

lütfen , cep telefonlarınızı...

Yeşil otobüslerde yaşanan telefon kavgalarına her gün birisi daha ekleniyor. Yoksa bütün tartışmalara ben mi rast geliyorum, bir kaba insan çalan telefonuna cevap veriyor, utanmıyor uzun uzun konuşuyor. (çoğu zaman telefonu açıp kısaca otobüste olduklarını inice arayacaklarını söyleyenler de olmuyor değil, onlara lafımız yok tabiî kii) duyarlı vatandaşlardan birisi bu kabayı kibarca uyarıyor; kaba, daha da kabalaşıp cevap veriyor ve kavga büyüyor.
Bir bilirkişi de çıkıp "yok efendim konuşmayın" ya da "konuşabilirsiniz mahzuru yok" demiyor.
Son şahit olduğum kavga en sıcak olanıydı keşke dedim video ya alsaydım.
Saraçhaneden Taksim’e doğru yol alıyoruz. Yine kahramanlarımızla birlikte bir yeşil otobüsteyiz. Hava felaket sıcak, akşam trafiği şişhane-tepebaşı arası kilitlenmiş vaziyette... Genç bir çocuğun telefonu çaldı, çocuk uzun uzun konuştu, hemen arkasındaki yaşlı bir adamcağız da “bak önünde ne yazıyor benim canımı tehlikeye atmaya hakkın yok” diyerek kibarca uyardı.
Hay uyarmaz olaydı…
Bizim delikanlı aslan parçası kesildi, yok efenim onun telefonu 24 saat acık durmak zorundaymış. (öyleyse toplu tasıma araçlarına binmeyeceksin!!!) bas bas bağırıyor yetmedi babasından büyük yaştaki adamı kavgaya çağırıyor "inelim aşağı gel, gel sana gösteriyim" diyor
Yaslı adam da sinirlendi haliyle. Delikanlı dayılandı dayılandı, nihayet 3. bir şahıs lafla müdahale ederek delikanlıya itiraz etti. Bunun üzerine sakin sakin duran yaşlı amca delikanlının üzerine yürüdü, Sıcak bir sahne yasamaya ramak kala yolcular müdahale ettiler, hava sıcak, trafik felaket gıdım gıdım ilerliyoruz.
Neyse...
Adam kimliğini çıkardı sivil polismiş...
Genç durur mu o da kimliğini çıkardı meğer o da sivil polismiş...
Yaslı adam esiyor köpürüyor “ver sicilini ver seni şikâyet edeceğim” diyor genç çekinmeden söyledi numarasını, hani haklı olan oydu ya (!)
O kadar gerildik ki ne olacak diye bakıyoruz, herkesin sinirler felaket boşalmış durumda, yüzüm kıpkırmızı oldu, ikisinin de polis olması ve bu oranda alevlenmiş olmaları açıkçası çok korkuttu beni. “Hay” dedim “şimdi çekecekler silahlarını, birbirlerini vurmadan otobüsü baştan aşağıya tarayacaklar” aslında o kadar korkak bir insan değilimdir. siz düşünün artık ortamı.
Velhasıl meydana tam 25 dakika da vardık, yol boyu yaşlı amca söylendi “işte teşkilatı böyle adamlarla doldurdular” die.
Haklıydı bence, o an gelecekte yetişkin bir polis olacak o çocuğun hangi hayatları nasıl koruyacağını düşündüm, içim titredi, canımızı teslim edeceğimiz polis böyle mi olacak…
Ve geçen aylarda eşini, çocuklarını ve kayınpederini görev tabancası ile öldüren ve bu fiilini daha öncesinde sevgilisinin cep telefonu görüntü kayıtlarına, şaka yolla pervasızca haber veren polis geldi aklıma…
Bir kez daha ürperdim…

Thursday, April 19, 2007

Beni unutama!
hayalim gitmesin gözlerinin önünden,

beni unutama…
her seslenişi duyduğunda,
beni hatırla…

beni unutama,
gözlerimi,
süzüşlerimi… zoraki,
anımsa…
dolansın boynuna cümlelerim,
sözlerim,
gitmesin kulaklarından sözcüklerim
zikredişimi anımsa…

beni unutama,
ay ışığında âhım olun, hilâle ahdim olsun,
yüreğindeki o sızıyı istiyorum, hissetmeni diliyorum, ahdediyorum,
beni unutama,

gözlerimdeki elayı, yalvarırca bakışımı,
sitem dolu mor halkaları ruhumdaki,
ağlayışımı,
yalnız kalışımı seninle,
sözlerin bittiği yerde,
iç çekişimi hatırla,

beni unutama
yerime koyama kimseleri,
ne beni bir daha;
ne bana benzeyenini bulama,

seni sevmiyorum artık ama…
sen beni unutama!!!

Monday, April 9, 2007

Ben, en şerefli...

Yaşıyorum
Nefes alıyorum her gün…
Her sabah uyanıyorum.
Güneş yalnızca benim için doğuyor, çünkü ben en şereflisiyim âlemin.
Günümü nasıl geçireceğimi planlıyorum.
Yaşıyorum her gün…
Bir telaş ile geçiyor sabah öğle ve akşam…
Ve akşam olduğunda yaşlanıyor vücudum, yatağa tekrar girdiğimde ölümün kardeşine yatıyorum.
Her gün bir ömür yaşıyorum ben, doğuyorum, büyüyor ve yaşlanıp ölüyorum her günün sonunda…
Ömürden ömürler yiyorum her defasında…
Umarsızca ölüme yatarken, uyanacağıma kanaat ediyorum büyük bir gururla,
Planlıyorum ölümün kardeşine teslim olurken,
Emin oluyorum bana yaşamı tekrar vereceğinden…
Ve günahlar işliyorum, sonunu, düşünmeden…
Yaşadığım dünyaya varlığımın bir faydası yokken, en âlâsını yiyorum önüme sunulanın,
Beğenmiyorum, “daha iyisi olmalı” diyorum.
Bal arısına vahyeden Rabbimin beni başıboş bıraktığını sanıyorum…
En şerefliyim ben,
düşünüyor; hesap sormuyorum,
eleştiriyor; üretmiyorum.
yetinmiyor, şükretmiyorum…
Sabretmiyorum…
En şerefliyim ben, vazifelerimi yerine getirmiyor, düzeni bozanlara sövüyorum…
Bana bu şerefi bahşedenin beni sonsuz bir irade ile serbest kıldığına eminim ki ben, ansızın yetişecek, alıp gidecek olanın, her gece yatağımda beni sarmalayan uykunun sıcaklığında şımarırken ben, kucağımdaki rahatın kardeşinin soğukluğundan ürpermiyorum.
Beni şerefli kılan Müstesna Varlık’ın sol tarafımda bir yerde olduğunu unutuyorum ben…
Aslında bu şerefin, gerçek uykudan uyandığımda ancak benim olacağını anlamıyorum…

Friday, March 30, 2007

Mahya gibisi...

Ocağın başına yaklaştıkça mis gibi kavrulmuş un kokusu...
Üzerine, çevik hareketler ile dökülen, şeker tanelerinin eriyiği ile kendinden geçmiş, sarımsı bir renk ile adeta unun hamlığını yiyip bitiren bir kavuşma...

Annemin vazgeçilmeziydi un helvası, hiç bir tatlı nadide un helvasının yerini tutamaz, adeta bir peygamber aşı gibi istisnası olmayan bir tatlı olurdu kandil akşamında un helvası...
Üzerinde sıcağı ile diriliğini muhafaza etmeye gayret edemeyen hindistan cevizi tanecikleri ve tarçın...
Komşulara yetiştirilen kesik kesik kaşık izleri ile dizilmiş helvaların dizildiği beyaz tabaklar, ardından "sakın unutma kabı geri iste" tembihleri ile başını emir almış er misali onaylayan, tabakları çevik bir halde konu komşuya dağıtan evin en ufağı...

Bu sevilen bir iş, zira her kapıda her ne kadar içini gıcıklayan ve küçük hanım lafları ile karışık baş okşamalar pek cazip olmasa da ardından, şeker mendil ve gümüş liracıklar alma ihtimali kaçınılmaz bir gerçek...
Helvalar mütemadiyen dağıtıldı, kokusu azcık cazipleşiyor, nitekim paşa orucunun hafif ağırlığı küçük mide de minik isyanlara sebebiyet vermeye hazır, şükür saatler azaldı, sabredebilirsem orucumu münasip bir fiyata büyük babama satmam kaçınılmaz…
iftar sofrasının kurulmasının ardından ezanın o eşsiz nâmesi ile eve dolan iftar vakti neşesi, adeta ramazan havasında… Cemaat ile büyükbabamın imamlığı babamın kayyımlığı eşliğinde kılınan akşam namazı…
ve iftar sofrası, gün boyu iştah kabartan kokulara kavuşmak sanıldığı kadar cazip gelmiyor, iftarın olması ile mideye doldurulan su ve hurmalar iştahı kesmiş olmalı…
Çay ile birlikte işte gün boyu elimdeki tabağın sıcağı ile avuçlarımın ve bir o kadar da midemin ısındığı beyaz tabak önümde, onu da nazlanarak bir iki çatal ucuyla bozuyorum, bu kadarı kafi…
Ardından kandil programı için selâtin camilerinde yatsıdan önce münasip yer bulabilmek telaşı ile hazırlanmalar… bu en heyecanlı kısmı, hep bir ağızdan söylenen ilahilere dilim döndüğünce iştirak etmek, sohbet bitene kadar kafamı yukarılara çevirip bu muazzam camiinin içini minik gözlerle muayene etmek ve bir daha bir daha şaşkın kalmak var..
Sohbetin ardından dağıtılan karton külahlardaki rengârenk kandil şekerleri… pek hoş pek ala, minik avucumu taşırana kadar bu ufak nane şekerleriyle dolduruyorum, karton külahın sivri kekülüne doğru dikiyorum bakışlarımı… Evet, işte beklediğim şey, gözlerimi ayırıp sabırsızlıkla titreyen parmaklarımı külaha daldırıyorum, en büyük kırmızı, kıpkırmızı akika şekeri işte orda, ağız dolusu bu şeker her kutuda sadece bir tane.
Avucumda eriyik olan naneleri usulca karton külaha geri boşaltıyorum, elimde hafif bir yapışımsılık, önemli değil… Ağzımdaki mutluluk salâvatlar bitene ve camiden ayrılana kadar bana yetiyor,
Cami kalabalığı dağılıyor, yapış yapış avucumu avuçlayan babam bunu umursamayarak beni çekiştiriyor kapının önü kalabalıklaşmadan çıkmak istiyor

Ağzımdaki şeker eve varana kadar erimiyor dilimi bütün kıvraklığı ile şekere buluyor, tadını hissederek heyecanla emiyorum eve gelince ilk iş aynada dilimin rengine bakmak oluyor, işte kıpkırmızı!?…
Kandil akşamından bana kalan bu renk, ertesi öğlene kadar beni bırakmıyor…

Thursday, March 29, 2007

"Gün bitti..."

Bir gün daha bitmek üzere...
her akşam yatağıma uzandığımda aklıma o gün neler yaptığım dizili verir; çitten atlayan kuzulardan daha hızlıca...
Ama çoğu zaman, bir çoğunu atlatamam çitin üzerinden, dizleri titreyen yeni doğmuş mecalsiz ufak bir buzağı gibi kalır dibinde, ya çit büyür gözünde ya da gerçekten becerecek değil halde...

bugün yine deneyeceğim çiti aşırmayı bizim çelimsizlere,
ama biliyorum günün sonunda z raporum yine yeterli değil hasılatımı gidermeye,
Affet Allahım! bu günü daha, bi günü daha boşa harcadığım için...
bana verdiğin sonsuz hazineyi boşa tüketmeye ne kadar istidatlı olduğum için affet...
"Ne kadar vakit var??"


bu soruyu en son ne zaman, kime ve niçin sorduğunu düşün...

Duraktaki birine, otobüsün ne zaman geleceğini öğrenmek için mi?
Fırından çıkmasını sabırsızlıkla beklediğin taze simit için fırıncıya mı?
Dışarı çıkarken giymeyi planladığın hırkanı yıkandığını öğrendiğinde, kurumasının ne kadar zaman alacağını annene mi?
Partinin başlamasını ve buzlu kokteylden içmeyi hayal ederken program yöneticisine mi?
yetişmek istediğin vapur, tren için, ulaşmasını beklediğin mail, posta v.s. için...
ne için, kime sordun ?
sınavın bitmesine ne kadar süre kaldığını öğrenmek için kağıdını bekleyen gözetmene mi?
yoksa kendine mi?
sahi kendine sordun mu yaptığın işi tamamlaman için ne kadar vaktin kaldığını...
yaşamak için daha ne kadar vaktinin, ciğerlerine doldurmak için bu dünyada daha ne kadar oksijen hakkının kaldığını sordun mu kendi kendine...
tadını hissedeceğin ve "O Hâl"e kadar hiç tatmadığın;
tadandan da nev'ini, medhini, acısını, ızdırabını hiç dinlemediğin An'a daha ne kadar vaktimiz kalmış olabilir!?...
.
.
.

Düşünüyorum...


Sizi dusunmeye davet ediyorum...
dusunmek uretmektir;

öğrenmektir;

karşındakini anlamaktır;

saygı göstermektir;

sana düşünmeden cevap verene aldırma...
düşünmek için zaman isteyene rıza göster;
düşüncesini paylaşanı sessizce dinle...
düşünmeyeni uyar.

itiraz ederse de, bırak gitsin...