Tuesday, August 14, 2007
Monday, August 6, 2007
Sunday, August 5, 2007
"Hafta sonu TV de bir program izledim. Bu seyrettiğim ikinci bölümüydü. Türkiyeli en meşhur caponumuz Ayumi sunuyor programı ve Türkiye’de yaşamayı seçen yabancıların evlerine gidiyor, geziyor ve “neden Türkiye?” diye soruyor. Bu haftaki konuğu Alex Dave isimli aslen Amerikalı ama 10 yıldır Türkiyeli ve artık Türk gibi hissediyorum diyen 28 yaşlarında bir beydi. Önce kim olduğunu çıkaramadım, Ayuminin sorularına verdiği akıllıca cevaplar ve aksanı birazıcık bozuk dahi olsa kurduğu mantıklı Türkçe cümleler programın ilerleyen dakikalarını da merakla izlememi sağladı
Efendim, Alex Dave ilk önce ailesi ile çocukken gelmiş Türkiye’ye. Önce alışamamış ve geri dönmüş Amerika’ya. İkinci kez ve daha büyüdüğünde geldiğinde ise buraya yerleşmeye karar vermiş. Mesleği İngilizce öğretmenliği kim bilir belki de dil eğitimine dair incelikleri bilmek Türkçe öğrenmedeki azmi ile birleşince bu raddeye gelmiş. Konuşmalarında seçtiği kelimeler sıradan bir vatandaşımızın günlük hayatında kullandığı kelime hazinesinden daha genişti. Ayumi yanında fark edilir derece de yabancı kaldı. Özellikle hırs ve heves kelimelerini farklarıyla kullanması beni çok etkiledi.
Alex Dave İngilizce dersleri vermesinin yanı sıra arkadaşlarının teklifiyle dublajda da görev almış, son olarak da sağır oda da ajan olarak rol oynamış. (Ben de o an çıkardım kim olduğunu) Tabii orda aksanını iyice bozuyor rol icabı. Normalde kullandığı Türkçe, Karadenizlileri andırıyor. Hakikaten de Laz mısın diye soranlar oluyormuş. O da bazen “evet Bayburtluyum” diyormuş : )) Ayumi ne dese beğenirsiniz “ben de Eskişehirliyim diyorum” ( bu kısımda koptum gerçekten, zira Eskişehir civarında tatar kökenli ve çekik gözlü vatandaşlarımız yaşıyor, ama sen aksandan fena kaybediyorsun Ayumicim bence Alexden ders almalısın :P)
Alex, Türkçe öğrenmeye özel dersler alarak başlamış, ne kadar hırslı ve hevesli olduğu konuşurken bile anlaşılıyordu, kütüphanesinde pek çok roman vardı Orhan pamuk ismi dikkatimi çekti ayrıca tam bir Tanpınar hayranı, konuşmasında ondan alıntılar yaptı. "Türkler çok sıcaklar yıllar sonra yolda karşılaşında 'aaaaa nasılsın nerelerdesin yahu' diyerek nasıl candan sarılıyorlar" deyip gülümsüyor ve oldukça imrenerek bakıyor Türk kültürüne. Ve itiraf ediyor "Amerika'ya ziyaret yaptığımda (Böyle konuşuyor, Amerika'ya ziyarete gidiyor, Türkiye'ye dönüyorum"! ilginç dimi) aileme kızıyorum, oturuyoruz mesela, 'hani çay kahve hani ikram' diyorum, onlar da 'kalk dolaptan ne istiyorsan al' diyorlar, o zaman düşünüyorum 'hımmm evet bu bir Türk adetiydi' diyorum, sanırım artık Türkleştim" diyor.
Evet bütün bunları neden anlattım, zira Alex beyefendinin konuşmasında bir şey çok dikkatimi çekti ve çok etkilendim, Osmanlıca merakı varmış ve ne dedi biliyor musunuz “bence Türkçenin Osmanlıcadan farkı yok ve bence yaşatılması gereken bir dil, örneğin bir ‘teveccühünüz efendim’ kelimesini özellikle günlük hayatımda kullanıyorum, insanlar buna şaşırıyorlar ama bence bu kelimelerin yaşatılması gerekli”
Dedi…
Bir yabancının özellikle dil konusunda cahil ve tembel oluklarına inandığımız Amerikalılardan (Alex de bu tembelliği itiraf etti) birinin bizim dilimizi korumak için gayreti beni hayrete düşürdü. Gençliğimizin ve farkında olmadan aslında hepimizin el birliği ile öz Türkçemizi nasıl katlettiğimizi, dilimizi nasıl öldürdüğümüzü fark ettim.
Türkçemize sahip çıkmalıyız azizim, yoksa yakında bir yabancı gelip çocuklarımıza dil dersi verecek…"
Not: Teveccühünüz kelimesinin Arapça bir kelime olduğunu sen okuyucu gibi ben de biliyorum, ama bu onu Osmanlıcanın ve günümüz Türkçesinin nadide ve önemli bir kelimesi yapmaktan çıkarmaz sen de bunu bil…
Saturday, August 4, 2007
"İçimde koca bir boşluk var sanki bir zamanlar bir arkadaş söylemişti “içi boş bir çınar gibiyim dimdik duruyorum ama nafile içim boş” demişti.
Kendimi bir boşlukta yüzüyor gibi hissediyorum. Ağlamak dahi doldurmuyor içimi.
Bu gece gördüğüm rüya da her şeyin tuzu biberi oldu.
Bir şeyler yapıyorsunuz ortamınızda. İyisiniz de yaptığınız işte. Ama sizi fark etmesini istediğiniz insanlar bırakın sizi takdir etmeyi, sizi görmezden dahi geliyorlar, tam 1 senedir bunun sıkıntısını yaşayıp her hatırladığımda “Neden? Neden??” diye kendimi yemekten bıktım usandım artık.
Birileri neden çıkıp açıklama yapmıyor bana. Hak ettiğim fırsatları neden başkaları elde ediyor, tek başıma savaşmaktan bıktım artık, motivasyonumu yitirdiğimi hissediyorum. Beni kamçılayan hiçbir şey kalmadı sanki.
Rüyam da işte tam bununla ilgiliydi. Hak ettiğime inandığı fırsatlar için beklediğim açıklamayı yapıyordu birileri. Uyanınca ağladım, ağladım… Akşam da sinirlerim bozulmuştu ve ağlayarak uyumuştum.
Allahım! Artık refah istiyorum sen yardım et!"
Bu rahatlık günlerinden birinde tramvaydayım efendim, karşıma iki hanım oturdu, toplasanız iki karış kumaş giymişler, tramvayda da klima çalışıyor haliyle.
Başladılar söylenmeye “hava zaten serinmiş, klimaya ne gerek varmış” mışmış da mış…
Serin dediği hava da 30 derece...
Kusura bakmayın hatunlar, normal giyinen insanlar için hava oldukça sıcak ve klima da yersiz değil…"
Friday, August 3, 2007
işte bu sıkıntıyı gidermek için konulmuştur bu düğmeler, caddenin her iki yanında da olur ki ikisine de aynı zaman diliminde basıldığında, elektronik sistem otomatik olarak yayaya öncelik tanır...
Gelelim yazımızın ana fikrine....
Thursday, August 2, 2007
Wednesday, August 1, 2007
Tuesday, July 31, 2007
Friday, July 13, 2007
Wednesday, July 11, 2007
Futbola ne kadar meraklı bir milletiz böyle yaaa,
otobüste metroda vapurda
insanların ellerinde spor gazetesinden başka birşey yok, ya anlamıyorum!!
demekki okuma potansiyelimiz var
aslında,
ama bunu yanlış yere harcıyoruz,
ne kötü,
inanın gün içinde rastladığım spor
gazetesi müptelaların sayısını bilseniz dudağınız uçuklar,
be mübarekler elinize adam gibi bir
gazete kitap alında bari,
ülkecek okuma oranımız yükselsin,
azcık itibarımız olsun dışarıya karşı...
Monday, July 9, 2007
Neden tüm iyi yapım amerikan filmlerinde yer alan güçlü karakterler ve iyi aileler musevi dinine mensup olur ve kafalarında kipaları ile dini ritüellerini rahatça sergiler ve dua ederler??
Hristiyanlık vurgusu dahi bu kadar çok işlenmiyor filmlerde...
Sunday, July 8, 2007
Monday, June 18, 2007
ne yapsam, ne yapsam...
Friday, June 15, 2007
Öyle bir geçer zaman ki…
Zaman su gibi akıp gidiyor daha dün gibi gelen duygular yıllar öncesine ait,
Nasıl olduğunu anlamadan büyüdük,
Kendimi bildim bileli elimden kalemi defteri bırakmadım dile kolay tam 19. yılım okul hayatımda
Şikâyetin var mı diye sorun bir hele,
Yok, hem de asla…
Okumaktan o kadar mutluyum ki her defasında ilim ilim diye inlemeye hazır hissediyorum kendimi, ömrümü bu hal üzere tamamlamak her daim öğreniyor olmak istiyorum, peki ya öğretmek? işte o fasla geçmesem, hep tâlip olarak kalsam ne güzel olacak…
Hayat devam ediyor, birey olarak sorumluluk almak yaşamın en güzel tarafı,
Bugün yaşam sorumluluğu almamın 2. seneyi devriyesi ne çabuk geçti diyemeden geçti iki koca yıl, bir gün gelecek, Rabbim ömür ihsan ederse geriye dönüp baktığımda senelerin ne hızla geçtiğini görüp şaşacağım. Ne acı, insan olarak bunu fark edebilmek, ama hiçbir şey yapmamak,
ne gaflet!
Monday, June 11, 2007
neşeli günler
Netin ilk ve en önemli işlevi ise iletişim, bugün ise insanlar bunu sonuna kadar kullanıyorlar, internet ortamında tanışıp evlenmiş ve iki yıldır da mutlu bir beraberlik sürdüren yakın bir arkadasım var mesela,

Diyeceğim o ki, arkadaslıklar, gercekten kaliteli arkadaslıklar edinmek hiçte zor değil, dün mesela, netten tanıştığımız iki arkadasla ikinci görüşmemizi gerçekleştirdik, bi baktık megerse ne kadar yakın ve ne kadar benzermişiz, gezdik, bolbol resim çektik, sohbet ettik. Memnun ve mutlu yüzlerle birbirimizden ayrılırken ne kadar güzel bir birliktelik yaşadığımızı düşündüm yol boyu, yorgunluktan sızlayan dizlerimin ağrıları arasında :))
Monday, June 4, 2007
yemek için mi yaşam, yaşam için mi yemek??
Wednesday, May 30, 2007
“Sizi iş olsun diye boş yere yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi zannediyorsunuz???” (Müminun, 115)
…
Ölüm,
Sabır ve öğüt,
Gidene üzülüyorsun…
Geride kalan olarak sıranın bir kişi daha sana yaklaştığını hissediyor ve irkiliyorsun…
…
Fatih camii avlusu,
Musallada iki er, iki hatun kişi niyetine kılınmak üzere bekleyen dört cenaze,
Başlarında sessiz ve hüzünlü kalabalıklar, her biri birbirinden farklı hayatlar, yarı örtülü kara gözlüklü üzgün hanımlar ve beyler.
Biz de cenazemizin başındayız, acımız en az herkesinki kadar büyük…
Kalp hüzünleniyor ve göz yaşarıyor…
Cemaat cenaze namazları için cenazeler önünde saf tutuyor,
Gözlerim tanıdık birini ararken, kulağıma bir çift cümle ağırlık gibi takılıyor:
“İnancım yok o ayrı, saygı…”
İnanamıyorum duyduklarıma, defalarca beynimde yankılanıyor kelimeler, kafamda sıralanan bu sözcükleri hayal ediyor olmaktan ben, haya ediyorum, tekrar ve tekrar ve tekrar duyuyorum o sözü,
Gözlerim bu cesareti gösteren şahsiyete dönüyor
Zaten tarzı “ben inançsızım” diyen varlık, etrafına müzede orijinal eserleri izler gibi bakınıyor ardından yanındaki nurlu ve gözü yaşlı amcalarla saf tutuyor…
Acıyarak bakıyorum, bir çift yaş da onun için yuvarlanıyor yanaklarımdan,
Rabbim!! Diyorum içimden
Gizli suretimizi insanlıktan azade eyleme!
Bu cüreti gösteren gafile ne yapacağını elbet sen en iyi bilirsin,
Bilmiyorlar Rabbim!!
Bilseler yapmazlar; söylemezler bunları,
Seni tanımıyorlar, Rabbim…
Bizi affet,
Yanı başımızda duran ve uçurumdan kendini atmaya davrananlara elimizi uzatamadığımız, içlerinde yattıkları bataklıktan çekip çıkaramadığımız için bizi affet!!!
Thursday, May 24, 2007
ayıp oluyo ama gelinin yanında...
Solmuş deseniyle döpiyes takımın, sanki 60’larda yaşadıklarını üzerine yansıtıyordu.
Arkadan sıkma bağladığın eşarbından bembeyaz saçların gözüküyordu.
Seni yol boyu keyifle seyrettim, O beyaz nurlu yanaklarından öpmek istedim.
Sanki bir 50 yıl sonrasındaki kendi halimi sende gördüm…
Okuduğun kitabın hangisi olduğunu ne kadar saklasan da fark ettim, seni takdir ettim.
Karşında eli ve kafası boş oturan gençleri görüp üzüldüm,
Ömrünün her saniyesini kazanmaya çalışır gayretini fark edip seyrederken,
Karşındaki gençlerin o ömürlerini nasıl heba ettiklerini hissedip ürperdim…
Friday, May 18, 2007
Sabah Sabah şekerim...
Ortalara ilerliyorum, sabah saatleri daha bir yoğun ve orta kısımlara geçmek büyük gayret gerektiriyor, insanları yara yara ilerliyorsunuz, orta yaşın üzerinde bir bayan kucağında 5-6 yaşlarında bir kız çocuğu ile oturuyor. Çocuk afacan, yerinde durmuyor. Kadın “dur biraz bir durak sonra inicez zaten” diyor, bendeki sevinci görmeyin, oturacağımı anladım ya, başlarından kıpırdamıyorum, bir durak sonra dediği herhalde Merter’den sonra iner diyorum…
Merter’i geçiyoruz, Davutpaşayı’da…
Ardından Terazidere’yi de…
Ve Otogar’a geliyoruz.
Bir durak sonra ineceğini yüksek sesle dile getirmiş olan bayanda hiç hareket yok, karşısındaki koltuk boşalıyor Otogar durağında, yanımda ayakta duran bir başka bayan çeviklik yapıp oturuyor. Biraz da ben müsaade ediyorum, öyle boşalan koltuklara bir hamlede saldıran tiplerden oldum olası hoşlanmam, velhasıl boşalan yere hiç tenezzül etmiyorum.
Her neyse,
Bir durak sonra ineceğini söyleyen hanım taaaaa altı durak sonra, Sağmalcılar durağında iniyor…!?
Be mübarek, çocuğu ne diye kandırıyorsun??
Onu kandırdığın yetmiyor,
Umutlandırıp bi de beni kandırıyorsun,
Şimdi sabah sabah ayıp değil mi bu yaptığın burdan sorarım sana!!??
Wednesday, May 2, 2007
"Yalnız değilsiniz, çünkü..."
Reklâm filmlerinin vermek istedikleri mesaj oldukça güçlü ve etkileyici, izleyicinin üzerinde haklı bir etki bırakıyor. Üniversite kapısından dönen lise birincileri, İstanbul’da toprağa gömülü olarak bulunmuş zehirli atıklar, ihale yolsuzlukları konu ediliyor.
Taha Akyol ve Can Dündar’ın oynadığı reklâm filminde ise Türkiye’nin sıcak bir mevzusu tartışılıyor, bira içtiği için bıçaklanmış bir üniversite öğrencisi ve kısa etek giydiği için polis tarafından dövülmüş bir lise öğrencisi…
Reklâm sloganları ise şöyle, “Hayır, kimse kimsenin hayat tarzına müdahale edemez ve saldırıda bulunamaz” bir diğeri ise “Modern bir demokraside ne devlet ne yurttaşlar, kimse kimsenin ahlak bekçiliğini yapamaz”
Haberlerin doğruluk payının ne olduğunu tartışmıyorum, bu konu habercilik ahlakını ilgilendirir beni aşar, araştıramam. Ama verdiği mesaj güzel, Türkiye modern ve demokratik bir ülke, kimse kimsenin bekçiliğini yapamaz ama bir eksik var ne dersiniz? Kimse kimsenin özgürlüklerini kısıtlayamaz, sanki en önemli bu husus atlanmış gibi, kimse benim veya annemin başındaki örtüye karışamaz, beni üniversitemden, annemi ordu evlerine girmekten çocuğunun müsamere programlarını izlemeye katılmaktan alıkoyamaz.
Milliyet, milletin gazetesi olmak istiyorsa 6. reklâmına böyle bir tema oluşturmalıdır...
Sunday, April 29, 2007
akşam üzeri
Uzun ve aktarmalı bir vasıta zincirinden sonra Kabataş’ta Finikülerden çıkıyorum, disabled liftin önünde iki bebek arabalı üç bayan dikkatimi çekiyor gülüşerek asansöre biniyorlar, merdivenlerden hızlı adımlarla yukarı çıkıyorum, akşam vakti... Acele etmeliyim, tramvay dolu, bir sonrakini beklemeye karar veriyorum...
---
Tramvaya bindim, yorgunum cam kenarına oturursam yol boyu etrafı izlerim diye düşünüyorum kapıya bakan ön koltuktayım, az önce gördüğüm bebek arabalı hanımlar tramvaya biniyorlar, genç olan hanım bir araba ile yanıma oturuyor, anneanne olduğunu anladığım diğer hanım yan karşı koltuğumuzda, o da diğer arabayı önüne alıyor... Samimi ve hararetli bir konuşmaya başlıyorlar, arabalara dikkat ediyorum sevimli ikiz kız çocukları, sarışın iri ve parlak gözbebekli sempatik şeyler…
---
Tramvay hareket etti, bebekler hareketli, yolcular onlarla ilgileniyorlar, ben de arada başımı çevirerek gülümsetecek manzaralara rast geliyorum, Eminönü’nden geçiyoruz, yanımda oturan anne bebeği arabadan kucağına alıyor, bebek huzursuz, camdan dışarıya bakıyorum…
---
Anne bebeği zapt etmeye çalışıyor, bir ara neler oluyor diye başımı çeviriyorum, bebek kollarını bana doğru uzatıp ağlıyor, annesinin kucağında hareketli, kendini bana doğru atmak istiyor… Ani bir karar ile çocuğu kucağıma almak istiyorum.
---
On dört aylık olduğunu öğrendiğim Bengisu inecekleri durağa gelene kadar kucağımdan inmiyor, annesi her aldığında ağlayarak kollarını bana doğru uzatıyor ve hızla kucağıma bırakıyor kendini, yüzüme gülücükler atıyor sempatik bir şekilde, yaklaşık bir saatlik yolculuğumu kucağımda Bengisu ile tamamlıyorum…
Sunday, April 22, 2007
lütfen , cep telefonlarınızı...
Bir bilirkişi de çıkıp "yok efendim konuşmayın" ya da "konuşabilirsiniz mahzuru yok" demiyor.
Son şahit olduğum kavga en sıcak olanıydı keşke dedim video ya alsaydım.
Saraçhaneden Taksim’e doğru yol alıyoruz. Yine kahramanlarımızla birlikte bir yeşil otobüsteyiz. Hava felaket sıcak, akşam trafiği şişhane-tepebaşı arası kilitlenmiş vaziyette... Genç bir çocuğun telefonu çaldı, çocuk uzun uzun konuştu, hemen arkasındaki yaşlı bir adamcağız da “bak önünde ne yazıyor benim canımı tehlikeye atmaya hakkın yok” diyerek kibarca uyardı.
Hay uyarmaz olaydı…
Bizim delikanlı aslan parçası kesildi, yok efenim onun telefonu 24 saat acık durmak zorundaymış. (öyleyse toplu tasıma araçlarına binmeyeceksin!!!) bas bas bağırıyor yetmedi babasından büyük yaştaki adamı kavgaya çağırıyor "inelim aşağı gel, gel sana gösteriyim" diyor
Yaslı adam da sinirlendi haliyle. Delikanlı dayılandı dayılandı, nihayet 3. bir şahıs lafla müdahale ederek delikanlıya itiraz etti. Bunun üzerine sakin sakin duran yaşlı amca delikanlının üzerine yürüdü, Sıcak bir sahne yasamaya ramak kala yolcular müdahale ettiler, hava sıcak, trafik felaket gıdım gıdım ilerliyoruz.
Neyse...
Adam kimliğini çıkardı sivil polismiş...
Genç durur mu o da kimliğini çıkardı meğer o da sivil polismiş...
Yaslı adam esiyor köpürüyor “ver sicilini ver seni şikâyet edeceğim” diyor genç çekinmeden söyledi numarasını, hani haklı olan oydu ya (!)
O kadar gerildik ki ne olacak diye bakıyoruz, herkesin sinirler felaket boşalmış durumda, yüzüm kıpkırmızı oldu, ikisinin de polis olması ve bu oranda alevlenmiş olmaları açıkçası çok korkuttu beni. “Hay” dedim “şimdi çekecekler silahlarını, birbirlerini vurmadan otobüsü baştan aşağıya tarayacaklar” aslında o kadar korkak bir insan değilimdir. siz düşünün artık ortamı.
Velhasıl meydana tam 25 dakika da vardık, yol boyu yaşlı amca söylendi “işte teşkilatı böyle adamlarla doldurdular” die.
Haklıydı bence, o an gelecekte yetişkin bir polis olacak o çocuğun hangi hayatları nasıl koruyacağını düşündüm, içim titredi, canımızı teslim edeceğimiz polis böyle mi olacak…
Ve geçen aylarda eşini, çocuklarını ve kayınpederini görev tabancası ile öldüren ve bu fiilini daha öncesinde sevgilisinin cep telefonu görüntü kayıtlarına, şaka yolla pervasızca haber veren polis geldi aklıma…
Bir kez daha ürperdim…
Thursday, April 19, 2007
hayalim gitmesin gözlerinin önünden,
beni unutama…
her seslenişi duyduğunda,
beni hatırla…
beni unutama,
gözlerimi,
süzüşlerimi… zoraki,
anımsa…
dolansın boynuna cümlelerim,
sözlerim,
gitmesin kulaklarından sözcüklerim
zikredişimi anımsa…
beni unutama,
ay ışığında âhım olun, hilâle ahdim olsun,
yüreğindeki o sızıyı istiyorum, hissetmeni diliyorum, ahdediyorum,
beni unutama,
gözlerimdeki elayı, yalvarırca bakışımı,
sitem dolu mor halkaları ruhumdaki,
ağlayışımı,
yalnız kalışımı seninle,
sözlerin bittiği yerde,
iç çekişimi hatırla,
beni unutama
yerime koyama kimseleri,
ne beni bir daha;
ne bana benzeyenini bulama,
seni sevmiyorum artık ama…
sen beni unutama!!!
Monday, April 9, 2007
Ben, en şerefli...
Nefes alıyorum her gün…
Her sabah uyanıyorum.
Güneş yalnızca benim için doğuyor, çünkü ben en şereflisiyim âlemin.
Günümü nasıl geçireceğimi planlıyorum.
Yaşıyorum her gün…
Bir telaş ile geçiyor sabah öğle ve akşam…
Ve akşam olduğunda yaşlanıyor vücudum, yatağa tekrar girdiğimde ölümün kardeşine yatıyorum.
Her gün bir ömür yaşıyorum ben, doğuyorum, büyüyor ve yaşlanıp ölüyorum her günün sonunda…
Ömürden ömürler yiyorum her defasında…
Umarsızca ölüme yatarken, uyanacağıma kanaat ediyorum büyük bir gururla,
Planlıyorum ölümün kardeşine teslim olurken,
Emin oluyorum bana yaşamı tekrar vereceğinden…
Ve günahlar işliyorum, sonunu, düşünmeden…
Yaşadığım dünyaya varlığımın bir faydası yokken, en âlâsını yiyorum önüme sunulanın,
Beğenmiyorum, “daha iyisi olmalı” diyorum.
Bal arısına vahyeden Rabbimin beni başıboş bıraktığını sanıyorum…
En şerefliyim ben,
düşünüyor; hesap sormuyorum,
eleştiriyor; üretmiyorum.
yetinmiyor, şükretmiyorum…
Sabretmiyorum…
En şerefliyim ben, vazifelerimi yerine getirmiyor, düzeni bozanlara sövüyorum…
Bana bu şerefi bahşedenin beni sonsuz bir irade ile serbest kıldığına eminim ki ben, ansızın yetişecek, alıp gidecek olanın, her gece yatağımda beni sarmalayan uykunun sıcaklığında şımarırken ben, kucağımdaki rahatın kardeşinin soğukluğundan ürpermiyorum.
Beni şerefli kılan Müstesna Varlık’ın sol tarafımda bir yerde olduğunu unutuyorum ben…
Aslında bu şerefin, gerçek uykudan uyandığımda ancak benim olacağını anlamıyorum…
Friday, March 30, 2007
Mahya gibisi...
Üzerine, çevik hareketler ile dökülen, şeker tanelerinin eriyiği ile kendinden geçmiş, sarımsı bir renk ile adeta unun hamlığını yiyip bitiren bir kavuşma...
Annemin vazgeçilmeziydi un helvası, hiç bir tatlı nadide un helvasının yerini tutamaz, adeta bir peygamber aşı gibi istisnası olmayan bir tatlı olurdu kandil akşamında un helvası...
Üzerinde sıcağı ile diriliğini muhafaza etmeye gayret edemeyen hindistan cevizi tanecikleri ve tarçın...
Komşulara yetiştirilen kesik kesik kaşık izleri ile dizilmiş helvaların dizildiği beyaz tabaklar, ardından "sakın unutma kabı geri iste" tembihleri ile başını emir almış er misali onaylayan, tabakları çevik bir halde konu komşuya dağıtan evin en ufağı...
Bu sevilen bir iş, zira her kapıda her ne kadar içini gıcıklayan ve küçük hanım lafları ile karışık baş okşamalar pek cazip olmasa da ardından, şeker mendil ve gümüş liracıklar alma ihtimali kaçınılmaz bir gerçek...
Helvalar mütemadiyen dağıtıldı, kokusu azcık cazipleşiyor, nitekim paşa orucunun hafif ağırlığı küçük mide de minik isyanlara sebebiyet vermeye hazır, şükür saatler azaldı, sabredebilirsem orucumu münasip bir fiyata büyük babama satmam kaçınılmaz…
iftar sofrasının kurulmasının ardından ezanın o eşsiz nâmesi ile eve dolan iftar vakti neşesi, adeta ramazan havasında… Cemaat ile büyükbabamın imamlığı babamın kayyımlığı eşliğinde kılınan akşam namazı…
ve iftar sofrası, gün boyu iştah kabartan kokulara kavuşmak sanıldığı kadar cazip gelmiyor, iftarın olması ile mideye doldurulan su ve hurmalar iştahı kesmiş olmalı…
Çay ile birlikte işte gün boyu elimdeki tabağın sıcağı ile avuçlarımın ve bir o kadar da midemin ısındığı beyaz tabak önümde, onu da nazlanarak bir iki çatal ucuyla bozuyorum, bu kadarı kafi…
Ardından kandil programı için selâtin camilerinde yatsıdan önce münasip yer bulabilmek telaşı ile hazırlanmalar… bu en heyecanlı kısmı, hep bir ağızdan söylenen ilahilere dilim döndüğünce iştirak etmek, sohbet bitene kadar kafamı yukarılara çevirip bu muazzam camiinin içini minik gözlerle muayene etmek ve bir daha bir daha şaşkın kalmak var..
Sohbetin ardından dağıtılan karton külahlardaki rengârenk kandil şekerleri… pek hoş pek ala, minik avucumu taşırana kadar bu ufak nane şekerleriyle dolduruyorum, karton külahın sivri kekülüne doğru dikiyorum bakışlarımı… Evet, işte beklediğim şey, gözlerimi ayırıp sabırsızlıkla titreyen parmaklarımı külaha daldırıyorum, en büyük kırmızı, kıpkırmızı akika şekeri işte orda, ağız dolusu bu şeker her kutuda sadece bir tane.
Avucumda eriyik olan naneleri usulca karton külaha geri boşaltıyorum, elimde hafif bir yapışımsılık, önemli değil… Ağzımdaki mutluluk salâvatlar bitene ve camiden ayrılana kadar bana yetiyor,
Cami kalabalığı dağılıyor, yapış yapış avucumu avuçlayan babam bunu umursamayarak beni çekiştiriyor kapının önü kalabalıklaşmadan çıkmak istiyor
Ağzımdaki şeker eve varana kadar erimiyor dilimi bütün kıvraklığı ile şekere buluyor, tadını hissederek heyecanla emiyorum eve gelince ilk iş aynada dilimin rengine bakmak oluyor, işte kıpkırmızı!?…
Kandil akşamından bana kalan bu renk, ertesi öğlene kadar beni bırakmıyor…
Thursday, March 29, 2007
"Gün bitti..."
her akşam yatağıma uzandığımda aklıma o gün neler yaptığım dizili verir; çitten atlayan kuzulardan daha hızlıca...
Ama çoğu zaman, bir çoğunu atlatamam çitin üzerinden, dizleri titreyen yeni doğmuş mecalsiz ufak bir buzağı gibi kalır dibinde, ya çit büyür gözünde ya da gerçekten becerecek değil halde...
bugün yine deneyeceğim çiti aşırmayı bizim çelimsizlere,
ama biliyorum günün sonunda z raporum yine yeterli değil hasılatımı gidermeye,
Affet Allahım! bu günü daha, bi günü daha boşa harcadığım için...
bana verdiğin sonsuz hazineyi boşa tüketmeye ne kadar istidatlı olduğum için affet...
"Ne kadar vakit var??"
bu soruyu en son ne zaman, kime ve niçin sorduğunu düşün...
Duraktaki birine, otobüsün ne zaman geleceğini öğrenmek için mi?
Fırından çıkmasını sabırsızlıkla beklediğin taze simit için fırıncıya mı?
Dışarı çıkarken giymeyi planladığın hırkanı yıkandığını öğrendiğinde, kurumasının ne kadar zaman alacağını annene mi?
Partinin başlamasını ve buzlu kokteylden içmeyi hayal ederken program yöneticisine mi?
yetişmek istediğin vapur, tren için, ulaşmasını beklediğin mail, posta v.s. için...
ne için, kime sordun ?
sınavın bitmesine ne kadar süre kaldığını öğrenmek için kağıdını bekleyen gözetmene mi?
yoksa kendine mi?
sahi kendine sordun mu yaptığın işi tamamlaman için ne kadar vaktin kaldığını...
yaşamak için daha ne kadar vaktinin, ciğerlerine doldurmak için bu dünyada daha ne kadar oksijen hakkının kaldığını sordun mu kendi kendine...
tadını hissedeceğin ve "O Hâl"e kadar hiç tatmadığın;
tadandan da nev'ini, medhini, acısını, ızdırabını hiç dinlemediğin An'a daha ne kadar vaktimiz kalmış olabilir!?...
.
.
.
Düşünüyorum...
Sizi dusunmeye davet ediyorum...
öğrenmektir;
karşındakini anlamaktır;
saygı göstermektir;
sana düşünmeden cevap verene aldırma...
düşünmek için zaman isteyene rıza göster;
düşüncesini paylaşanı sessizce dinle...
düşünmeyeni uyar.
itiraz ederse de, bırak gitsin...