Friday, March 30, 2007

Mahya gibisi...

Ocağın başına yaklaştıkça mis gibi kavrulmuş un kokusu...
Üzerine, çevik hareketler ile dökülen, şeker tanelerinin eriyiği ile kendinden geçmiş, sarımsı bir renk ile adeta unun hamlığını yiyip bitiren bir kavuşma...

Annemin vazgeçilmeziydi un helvası, hiç bir tatlı nadide un helvasının yerini tutamaz, adeta bir peygamber aşı gibi istisnası olmayan bir tatlı olurdu kandil akşamında un helvası...
Üzerinde sıcağı ile diriliğini muhafaza etmeye gayret edemeyen hindistan cevizi tanecikleri ve tarçın...
Komşulara yetiştirilen kesik kesik kaşık izleri ile dizilmiş helvaların dizildiği beyaz tabaklar, ardından "sakın unutma kabı geri iste" tembihleri ile başını emir almış er misali onaylayan, tabakları çevik bir halde konu komşuya dağıtan evin en ufağı...

Bu sevilen bir iş, zira her kapıda her ne kadar içini gıcıklayan ve küçük hanım lafları ile karışık baş okşamalar pek cazip olmasa da ardından, şeker mendil ve gümüş liracıklar alma ihtimali kaçınılmaz bir gerçek...
Helvalar mütemadiyen dağıtıldı, kokusu azcık cazipleşiyor, nitekim paşa orucunun hafif ağırlığı küçük mide de minik isyanlara sebebiyet vermeye hazır, şükür saatler azaldı, sabredebilirsem orucumu münasip bir fiyata büyük babama satmam kaçınılmaz…
iftar sofrasının kurulmasının ardından ezanın o eşsiz nâmesi ile eve dolan iftar vakti neşesi, adeta ramazan havasında… Cemaat ile büyükbabamın imamlığı babamın kayyımlığı eşliğinde kılınan akşam namazı…
ve iftar sofrası, gün boyu iştah kabartan kokulara kavuşmak sanıldığı kadar cazip gelmiyor, iftarın olması ile mideye doldurulan su ve hurmalar iştahı kesmiş olmalı…
Çay ile birlikte işte gün boyu elimdeki tabağın sıcağı ile avuçlarımın ve bir o kadar da midemin ısındığı beyaz tabak önümde, onu da nazlanarak bir iki çatal ucuyla bozuyorum, bu kadarı kafi…
Ardından kandil programı için selâtin camilerinde yatsıdan önce münasip yer bulabilmek telaşı ile hazırlanmalar… bu en heyecanlı kısmı, hep bir ağızdan söylenen ilahilere dilim döndüğünce iştirak etmek, sohbet bitene kadar kafamı yukarılara çevirip bu muazzam camiinin içini minik gözlerle muayene etmek ve bir daha bir daha şaşkın kalmak var..
Sohbetin ardından dağıtılan karton külahlardaki rengârenk kandil şekerleri… pek hoş pek ala, minik avucumu taşırana kadar bu ufak nane şekerleriyle dolduruyorum, karton külahın sivri kekülüne doğru dikiyorum bakışlarımı… Evet, işte beklediğim şey, gözlerimi ayırıp sabırsızlıkla titreyen parmaklarımı külaha daldırıyorum, en büyük kırmızı, kıpkırmızı akika şekeri işte orda, ağız dolusu bu şeker her kutuda sadece bir tane.
Avucumda eriyik olan naneleri usulca karton külaha geri boşaltıyorum, elimde hafif bir yapışımsılık, önemli değil… Ağzımdaki mutluluk salâvatlar bitene ve camiden ayrılana kadar bana yetiyor,
Cami kalabalığı dağılıyor, yapış yapış avucumu avuçlayan babam bunu umursamayarak beni çekiştiriyor kapının önü kalabalıklaşmadan çıkmak istiyor

Ağzımdaki şeker eve varana kadar erimiyor dilimi bütün kıvraklığı ile şekere buluyor, tadını hissederek heyecanla emiyorum eve gelince ilk iş aynada dilimin rengine bakmak oluyor, işte kıpkırmızı!?…
Kandil akşamından bana kalan bu renk, ertesi öğlene kadar beni bırakmıyor…

Thursday, March 29, 2007

"Gün bitti..."

Bir gün daha bitmek üzere...
her akşam yatağıma uzandığımda aklıma o gün neler yaptığım dizili verir; çitten atlayan kuzulardan daha hızlıca...
Ama çoğu zaman, bir çoğunu atlatamam çitin üzerinden, dizleri titreyen yeni doğmuş mecalsiz ufak bir buzağı gibi kalır dibinde, ya çit büyür gözünde ya da gerçekten becerecek değil halde...

bugün yine deneyeceğim çiti aşırmayı bizim çelimsizlere,
ama biliyorum günün sonunda z raporum yine yeterli değil hasılatımı gidermeye,
Affet Allahım! bu günü daha, bi günü daha boşa harcadığım için...
bana verdiğin sonsuz hazineyi boşa tüketmeye ne kadar istidatlı olduğum için affet...
"Ne kadar vakit var??"


bu soruyu en son ne zaman, kime ve niçin sorduğunu düşün...

Duraktaki birine, otobüsün ne zaman geleceğini öğrenmek için mi?
Fırından çıkmasını sabırsızlıkla beklediğin taze simit için fırıncıya mı?
Dışarı çıkarken giymeyi planladığın hırkanı yıkandığını öğrendiğinde, kurumasının ne kadar zaman alacağını annene mi?
Partinin başlamasını ve buzlu kokteylden içmeyi hayal ederken program yöneticisine mi?
yetişmek istediğin vapur, tren için, ulaşmasını beklediğin mail, posta v.s. için...
ne için, kime sordun ?
sınavın bitmesine ne kadar süre kaldığını öğrenmek için kağıdını bekleyen gözetmene mi?
yoksa kendine mi?
sahi kendine sordun mu yaptığın işi tamamlaman için ne kadar vaktin kaldığını...
yaşamak için daha ne kadar vaktinin, ciğerlerine doldurmak için bu dünyada daha ne kadar oksijen hakkının kaldığını sordun mu kendi kendine...
tadını hissedeceğin ve "O Hâl"e kadar hiç tatmadığın;
tadandan da nev'ini, medhini, acısını, ızdırabını hiç dinlemediğin An'a daha ne kadar vaktimiz kalmış olabilir!?...
.
.
.

Düşünüyorum...


Sizi dusunmeye davet ediyorum...
dusunmek uretmektir;

öğrenmektir;

karşındakini anlamaktır;

saygı göstermektir;

sana düşünmeden cevap verene aldırma...
düşünmek için zaman isteyene rıza göster;
düşüncesini paylaşanı sessizce dinle...
düşünmeyeni uyar.

itiraz ederse de, bırak gitsin...