Sunday, April 29, 2007

akşam üzeri

Geç kaldım...
Uzun ve aktarmalı bir vasıta zincirinden sonra Kabataş’ta Finikülerden çıkıyorum, disabled liftin önünde iki bebek arabalı üç bayan dikkatimi çekiyor gülüşerek asansöre biniyorlar, merdivenlerden hızlı adımlarla yukarı çıkıyorum, akşam vakti... Acele etmeliyim, tramvay dolu, bir sonrakini beklemeye karar veriyorum...
---
Tramvaya bindim, yorgunum cam kenarına oturursam yol boyu etrafı izlerim diye düşünüyorum kapıya bakan ön koltuktayım, az önce gördüğüm bebek arabalı hanımlar tramvaya biniyorlar, genç olan hanım bir araba ile yanıma oturuyor, anneanne olduğunu anladığım diğer hanım yan karşı koltuğumuzda, o da diğer arabayı önüne alıyor... Samimi ve hararetli bir konuşmaya başlıyorlar, arabalara dikkat ediyorum sevimli ikiz kız çocukları, sarışın iri ve parlak gözbebekli sempatik şeyler…
---
Tramvay hareket etti, bebekler hareketli, yolcular onlarla ilgileniyorlar, ben de arada başımı çevirerek gülümsetecek manzaralara rast geliyorum, Eminönü’nden geçiyoruz, yanımda oturan anne bebeği arabadan kucağına alıyor, bebek huzursuz, camdan dışarıya bakıyorum…
---
Anne bebeği zapt etmeye çalışıyor, bir ara neler oluyor diye başımı çeviriyorum, bebek kollarını bana doğru uzatıp ağlıyor, annesinin kucağında hareketli, kendini bana doğru atmak istiyor… Ani bir karar ile çocuğu kucağıma almak istiyorum.
---
On dört aylık olduğunu öğrendiğim Bengisu inecekleri durağa gelene kadar kucağımdan inmiyor, annesi her aldığında ağlayarak kollarını bana doğru uzatıyor ve hızla kucağıma bırakıyor kendini, yüzüme gülücükler atıyor sempatik bir şekilde, yaklaşık bir saatlik yolculuğumu kucağımda Bengisu ile tamamlıyorum…

Sunday, April 22, 2007

lütfen , cep telefonlarınızı...

Yeşil otobüslerde yaşanan telefon kavgalarına her gün birisi daha ekleniyor. Yoksa bütün tartışmalara ben mi rast geliyorum, bir kaba insan çalan telefonuna cevap veriyor, utanmıyor uzun uzun konuşuyor. (çoğu zaman telefonu açıp kısaca otobüste olduklarını inice arayacaklarını söyleyenler de olmuyor değil, onlara lafımız yok tabiî kii) duyarlı vatandaşlardan birisi bu kabayı kibarca uyarıyor; kaba, daha da kabalaşıp cevap veriyor ve kavga büyüyor.
Bir bilirkişi de çıkıp "yok efendim konuşmayın" ya da "konuşabilirsiniz mahzuru yok" demiyor.
Son şahit olduğum kavga en sıcak olanıydı keşke dedim video ya alsaydım.
Saraçhaneden Taksim’e doğru yol alıyoruz. Yine kahramanlarımızla birlikte bir yeşil otobüsteyiz. Hava felaket sıcak, akşam trafiği şişhane-tepebaşı arası kilitlenmiş vaziyette... Genç bir çocuğun telefonu çaldı, çocuk uzun uzun konuştu, hemen arkasındaki yaşlı bir adamcağız da “bak önünde ne yazıyor benim canımı tehlikeye atmaya hakkın yok” diyerek kibarca uyardı.
Hay uyarmaz olaydı…
Bizim delikanlı aslan parçası kesildi, yok efenim onun telefonu 24 saat acık durmak zorundaymış. (öyleyse toplu tasıma araçlarına binmeyeceksin!!!) bas bas bağırıyor yetmedi babasından büyük yaştaki adamı kavgaya çağırıyor "inelim aşağı gel, gel sana gösteriyim" diyor
Yaslı adam da sinirlendi haliyle. Delikanlı dayılandı dayılandı, nihayet 3. bir şahıs lafla müdahale ederek delikanlıya itiraz etti. Bunun üzerine sakin sakin duran yaşlı amca delikanlının üzerine yürüdü, Sıcak bir sahne yasamaya ramak kala yolcular müdahale ettiler, hava sıcak, trafik felaket gıdım gıdım ilerliyoruz.
Neyse...
Adam kimliğini çıkardı sivil polismiş...
Genç durur mu o da kimliğini çıkardı meğer o da sivil polismiş...
Yaslı adam esiyor köpürüyor “ver sicilini ver seni şikâyet edeceğim” diyor genç çekinmeden söyledi numarasını, hani haklı olan oydu ya (!)
O kadar gerildik ki ne olacak diye bakıyoruz, herkesin sinirler felaket boşalmış durumda, yüzüm kıpkırmızı oldu, ikisinin de polis olması ve bu oranda alevlenmiş olmaları açıkçası çok korkuttu beni. “Hay” dedim “şimdi çekecekler silahlarını, birbirlerini vurmadan otobüsü baştan aşağıya tarayacaklar” aslında o kadar korkak bir insan değilimdir. siz düşünün artık ortamı.
Velhasıl meydana tam 25 dakika da vardık, yol boyu yaşlı amca söylendi “işte teşkilatı böyle adamlarla doldurdular” die.
Haklıydı bence, o an gelecekte yetişkin bir polis olacak o çocuğun hangi hayatları nasıl koruyacağını düşündüm, içim titredi, canımızı teslim edeceğimiz polis böyle mi olacak…
Ve geçen aylarda eşini, çocuklarını ve kayınpederini görev tabancası ile öldüren ve bu fiilini daha öncesinde sevgilisinin cep telefonu görüntü kayıtlarına, şaka yolla pervasızca haber veren polis geldi aklıma…
Bir kez daha ürperdim…

Thursday, April 19, 2007

Beni unutama!
hayalim gitmesin gözlerinin önünden,

beni unutama…
her seslenişi duyduğunda,
beni hatırla…

beni unutama,
gözlerimi,
süzüşlerimi… zoraki,
anımsa…
dolansın boynuna cümlelerim,
sözlerim,
gitmesin kulaklarından sözcüklerim
zikredişimi anımsa…

beni unutama,
ay ışığında âhım olun, hilâle ahdim olsun,
yüreğindeki o sızıyı istiyorum, hissetmeni diliyorum, ahdediyorum,
beni unutama,

gözlerimdeki elayı, yalvarırca bakışımı,
sitem dolu mor halkaları ruhumdaki,
ağlayışımı,
yalnız kalışımı seninle,
sözlerin bittiği yerde,
iç çekişimi hatırla,

beni unutama
yerime koyama kimseleri,
ne beni bir daha;
ne bana benzeyenini bulama,

seni sevmiyorum artık ama…
sen beni unutama!!!

Monday, April 9, 2007

Ben, en şerefli...

Yaşıyorum
Nefes alıyorum her gün…
Her sabah uyanıyorum.
Güneş yalnızca benim için doğuyor, çünkü ben en şereflisiyim âlemin.
Günümü nasıl geçireceğimi planlıyorum.
Yaşıyorum her gün…
Bir telaş ile geçiyor sabah öğle ve akşam…
Ve akşam olduğunda yaşlanıyor vücudum, yatağa tekrar girdiğimde ölümün kardeşine yatıyorum.
Her gün bir ömür yaşıyorum ben, doğuyorum, büyüyor ve yaşlanıp ölüyorum her günün sonunda…
Ömürden ömürler yiyorum her defasında…
Umarsızca ölüme yatarken, uyanacağıma kanaat ediyorum büyük bir gururla,
Planlıyorum ölümün kardeşine teslim olurken,
Emin oluyorum bana yaşamı tekrar vereceğinden…
Ve günahlar işliyorum, sonunu, düşünmeden…
Yaşadığım dünyaya varlığımın bir faydası yokken, en âlâsını yiyorum önüme sunulanın,
Beğenmiyorum, “daha iyisi olmalı” diyorum.
Bal arısına vahyeden Rabbimin beni başıboş bıraktığını sanıyorum…
En şerefliyim ben,
düşünüyor; hesap sormuyorum,
eleştiriyor; üretmiyorum.
yetinmiyor, şükretmiyorum…
Sabretmiyorum…
En şerefliyim ben, vazifelerimi yerine getirmiyor, düzeni bozanlara sövüyorum…
Bana bu şerefi bahşedenin beni sonsuz bir irade ile serbest kıldığına eminim ki ben, ansızın yetişecek, alıp gidecek olanın, her gece yatağımda beni sarmalayan uykunun sıcaklığında şımarırken ben, kucağımdaki rahatın kardeşinin soğukluğundan ürpermiyorum.
Beni şerefli kılan Müstesna Varlık’ın sol tarafımda bir yerde olduğunu unutuyorum ben…
Aslında bu şerefin, gerçek uykudan uyandığımda ancak benim olacağını anlamıyorum…